“Ölü kuşakların geleneği, yaşayanların beyinleri üzerine bir kâbusmuşçasına büyük bir ağırlıkla çöker. Ve, onlar kendilerini ve maddi çevrelerini, bir başka biçime dönüştürmekle, tamamıyla yepyeni bir şey yaratmakla uğraşır göründüklerinde bile, özellikle bu devrimci bunalım çağlarında, korku ile geçmişteki ruhları kafalarında canlandırırlar, tarihin yeni sahnesinde o saygıdeğer eğreti kılıkla ve başkasından alınma ağızla ortaya çıkmak üzere, onların adlarını, sloganlarını, kılıklarını alırlar.” (Marx, Louis Bonaparte'ın
18. Brumaire'i)
İşçi sınıfının mücadelesi ve komünist devrim, bugün birçokları tarafından demode ve tarihsel deneyimle yanlışlığı kanıtlanmış fikirler olarak görülüyor. SSCB’deki devlet kapitalisti rejimlerin yıkılması ve tüm Doğu Bloğu ülkelerinin dünya ekonomik krizi girdabı içine girmiş olması, 1917 Rus Devrimi aleyhinde konuşan herkese, bu tarihsel olay hakkında yıllardır ortaya atılan eski yalanları pekiştirme şansı verdi. Bu yalanlardan biri de Rusya’da iktidarın proletarya tarafından ele geçirilmesinin kaba bir darbe, çar yönetimi altındaki geri kalmış kitlelerin Bolşevik Parti tarafından manipüle edilmesi olarak temsil edilmesidir. Şimdiye kadar birçok yazımızı devrimin doğasına ve Rusya’daki karşı-devrime ayırdık [1]. Bu yazıyla başladığımız seride ise, proletaryanın bu deneyiminin ve onun devrimci örgütlenmelerinin temel yönlerini incelemek ve derinleştirmek istiyoruz. Bu bağlamda, ilk olarak, 1917 Rus devriminin, savaşa ve kapitalizme karşı gelişen uluslararası ayaklanma dalgası çerçevesinde, esas olarak proletaryanın kolektif işi olduğu ve tüm kısıtlarına rağmen işçi sınıfının kendi kaderini kendi ellerine alma kapasitesini anlamada bize yardımcı olacak derslerle dolu olduğu gerçeğini ele alacağız. Takip eden yazılarda ise Bolşevik Partinin 1917’deki rolüne tekrar döneceğiz ve ardından devrimin yenilmesine ve Rusya’da kapitalist karşı devrimin galip gelmesine bakacağız.
Bu yazı dizisinin ilk kısmında, 20. yüzyılın ilk yarısında, kapitalizmin çöküş evresine girişinin ifadesi olmuş olan dünya savaşlarının, devrimlerin ve küresel ekonomik krizlerin gelişim kalıplarına bakmıştık. Bunlar insanlığa ya daha üstün bir üretim biçimi geliştirmek ya da barbarlık içerisinde çökmek şeklindeki tarihsel ikiliği dayatmışlardır. İnsan uygarlığının karşı karşıya kaldığı krizlerin kökenlerini ve nedenlerini anlamak için ancak tarihin bütün akışını kapsayan bir teori yeterli olabilir. Fakat kapitalizmin çöküş dönemi derinleştikçe, bu döneme damgasını vuran felaketler döngüsünün kaynaklarına dair gerçek bir öngörüde bulunmak ya da herhangi bir genel açıklama sunmak konusunda gittikçe acizleşen resmi tarihçiler arasında genel tarih teorileri artık pek de olumlu karşılanmıyor. Büyük tarihsel perspektifler, sıklıkla karanlıktan ve tiranlıktan modern anayasal devletin sağladığı fevkalade özgürlükler içinde yaşayan yurttaşların dünyasına doğru sürekli ilerleyen bir hikâye şeklindeki tarih fikrini geliştiren aynı dönemin aşırı iyimser İngiliz liberalleri ya da 19. yüzyılın Hegel gibi idealist Alman filozoflarının uzmanlık alanı olarak görmezden geliniyor.
Burjuvazi korkmuş, hem de çok korkmuş durumda. Ağustos ile Ekim arasında gerçek bir panik fırtınası bütün dünya ekonomisi üzerinde esip gürledi. Ekonomistlerin ve politikacıların gürültülü açıklamaları bunun ispatıdır. “Uçurumun Kıyısında”, “Ekonomide Pearl Harbor”, “Yaklaşan Tsunami”, “Finans için tam bir 11 Eylül”… İşte bunlar Titanik’in batışını tanımlamak için kullanılan benzetmeler...
Bu yaz askeri barbarlığın yeniden patlak verişine tanık oldu. Büyük ülkeler Olimpiyat Oyunları’ndaki madalyalarını sayarken, terörist saldırılar Orta Doğu’yu, Afganistan’ı, Cezayir’i, Lübnan’ı, Türkiye’yi ve Hindistan’ı vurdu. İki aydan daha kısa bir sürede, ardı ardına on altı saldırı, şehirlerde onlarca insanının hayatını aldı.
Bu makale ilk kez Rusya’da Proleter Kürsü adlı yayında basılmıştır.
1. 1920’lerin ortasında uluslararası devrimci dalganın yenilgiye uğramasından bu yana, hiçbir terim; sosyalizm, komünizm ve Marksizm’in terimlerinden daha fazla çarpıtılmadı ya da suiistimal edilmedi. Eski Doğu Bloğu Stalinist rejimlerinin veya bugün Çin, Küba ve Kuzey Kore gibi ülkelerin, komünizmin ya da Marksizmin temsilcileri oldukları fikri, aşırı sağdan aşırı sola yönetici sınıfın tüm hizipleri tarafından kasıtlı olarak sürdürülen bir yalandı: 20.yüzyılın Büyük Yalanı. 1939–45 emperyalist dünya savaşı sırasında yaşanan insanlık tarihinin en büyük katliamı karşısında, Rusya içinde ve dışında işçileri harekete geçirmek üzere “sosyalist anavatanın savunulması” miti ile beraber “anti-faşizm” ve “demokrasinin savunulması” mitleri kullanıldı.
1900-1920: Kapitalizmin çöküş döneminin şafağında ulusal sorun tartışması
“Dünyanın bütün işçileri, birleşin!”. Marks ve Engels tarafından 1848’de yazılan Komünist Manifesto’nun sonunda bulunan bu çağrı yalnızca coşkulu bir öneri değildir; işçi sınıfının zaferinin en can alıcı koşullarından birini de ifade eder. İşçi sınıfı hareketi, kapitalist sınıfın proletarya üzerindeki hakimiyetinin gelişiminin bir simgesi olan ulusal sınırlara karşı, enternasyonal sınıfsal niteliğini doğar doğmaz ilan etmişti. Fakat 19. yüzyıl kapitalizmi, pre-kapitalist üretim ilişkileriyle ilişkili olarak, henüz gelişim kapasitesinin sonuna ulaşmamıştı. Belirli anlarda ve daha önemlisi belirli koşullarda, komünistler işçi sınıfının burjuvazinin çeşitli kesimlerini destekleme ihtimalini göz önünde bulundurdular, çünkü kapitalizm bir yandan kendisini geliştirirken diğer yandan proleter devrim için gerekli koşulların olgunlaşmasını hızlandırıyordu.
Avrupa’daki savaşın korkunç gerçekliğinin daha bir su yüzüne çıktığı 1915 yılında, Rosa Lüksemburg “Sosyal Demokrasi’nin Krizi”ni veya Rosa’nın kitabın altına koyduğu takma isminden gelen ve daha fazla bilinen ismiyle “Junius Kitapçığı”nı yazdı. Kitapçık hapishanede yazıldı ve savaş başlar başlamaz kurulmuş olan Internationale grubu tarafından yasadışı olarak dağıtıldı. Kitapçık, Alman Sosyal Demokrat Partisi (SPD) liderliği siyasetinin acımasız bir eleştirisiydi.
“Ulusal Kurtuluş” mücadelelerinin dünyanın her yanına yayılmasıyla, kapitalist devletler arasındaki yerel savaşların gittikçe artması ve 2 büyük emperyalist bloğun son bir nihai karşıtlaşmaya hazırlanmasıyla – ki bütün bu olgular da kapitalist dünya ekonomisinin durdurulamaz çürüyüşünün ifadesidir- birlikte, devrimcilerin, emperyalizmin ne anlama geldiğine dair net bir kavrayış geliştirmeleri gittikçe daha büyük bir gereksinim haline geliyor.
Amerika Birleşik Devletleri’nde 6000 kişinin ölümüne yol açan 11 Eylül terörist saldırıları, bunları takip eden yeni savaş gibi, kapitalizmin içine saplandığı barbarlığın yeni ve trajik göstergeleridir. “New York’tan dünyaya; kapitalizm ölüm yayıyor” adlı makalede açıkladığımız gibi, bu barbarlık, 1. Dünya Savaşı ile birlikte çöküş dönemine girmiş olan kapitalizmin, on yıldan fazla bir süredir, temel niteliği toplumun parçalanması ve çürümesi olan çöküş sürecinin daha da ağırlaştırılmış bir formunda olduğu gerçeğinin göstergesidir. Kapitalizmin çöküşünün bu yeni formunun önemini 1980’lerin sonundan beri vurgulamaktayız (Buna dair ilk yazımıza, 1989’un 2. çeyreğinde International Rewiev’ın 57. Sayısında yayımlanan “Kapitalizmin çürümesi” adlı yazıya bakabilirsiniz).